Ana içeriğe atla

Müzikte İfade Aracı Olarak Sessizlik

 ''Bırak bu sessizlik bize ses versin''

   Arnold Schönberg

''Kendini keman bulmuş odunun vay hâline''

   Arthur Rimbaud 

Amerikalı besteci John Cage’in 4’33 adlı bestesi(!) çoğu kişi tarafından bilinir. Her ne kadar kulaklar onu duymasa da, 4’33 adı yıllar içinde hafızalara kazınmıştır. Bu beste, sessizliktir. 4’33’ü çalmak isteyen bir piyanist piyanonun başına oturduktan sonra hiçbir şey yapmadan, öylece durarak 4’33’ü çalmış olur.  


29 Ağustos 1952’de David Tudor piyano resitalinde 4’33 için piyano başına oturduğunda dinleyicilerin tamamı heyecanla çalacak olan besteyi bekliyorlardı. Ancak beste yerine kendi çıkardıkları uğultuları, sandalyelerin gıcırtısını, vücut hareketlerinin seslerini, kısacası bir besteden başka her şeyi dinlediler. Bir müzik duyamadıkları için sessizlik sandıkları şey aslında sessizlik değildi, rastgele seslerle, kendi sesleriyle doluydu.

Bunun o dönem nelerle karşılaştırıldığını görmek için Robert Ryman’ın üzerinde hiçbir süsleme olmayan beyaz resimlerine ya da Maleviç’in siyah kare’sine bakmak gerekir.

 

Robert Ryman, Untitled

Kazimir Maleviç, Siyah Kare

Cage’in meşhur bestesi ilk sunumundan sonra herhangi bir melodi içermese de kulaktan kulağa yayıldı ve popüler hâle geldi. 2019’da Mute Records 4’33’ün 58 versiyonunu içeren beş CD’lik bir set yayınladı. 2001’de ise İngiliz şarkıcı Mike Batt, albümüne Cage ile ortak olarak bestelediklerini ilan ettiği bir başka sessizliği, A One Minute Silence’ı ekledi. Hatta yayınladığı bu bir dakikalık sessizliğin tanımını ‘’Cage ile ortak eserimiz’’ olarak yaptığı ve Cage adını herhangi bir şekilde izin almadan kullandığı gerekçesiyle mirasçıları tarafından kendisine dava açıldı. Mike Batt buna ‘’sessizliğin telif hakkını kullanamazsınız’’ diye bir açıklamayla karşılık verdi. Daha sonraki zamanlarda ise John Cage Vakfı 4’33 adlı bir telefon uygulaması yayınladı. Uygulama, 4’33 adı altında Cage’in son zamanlarını geçirdiği New York’taki dairesinin ortam seslerini sunuyordu. Son olarak 2020 yılında Berlin Filarmoni Orkestrası 4’33 adlı sessizlik icrasıyla konserini sone erdirdi.


Peki John Cage gibi usta bir besteci bunu neden yaptı? Aslında tam da usta bir besteci olduğu için bunu yaptı. O bir noktada müziğin biz olmadan, bizim yorumlarımız veya değerlendirmelerimiz olmadan da var olduğunu fark etti. Dünyayı şehirlerin içinde, ormanda veya okyanusun ortasında da duyabileceğimiz biçimde, olduğu gibi tüm gerçekliğiyle dinlemenin gerçek müziğin ruhu olduğunu göstermek istedi ve hiçbir şey söylemeden, hiçbir şey çalmadan kendi hissettiklerini çok sayıda müzisyene ve dinleyiciye hissettirebildi. Dünyanın en mükemmel bestesi olarak seçilebilecek herhangi bir besteyi dahi sessizlikten daha yüksekte tutmadı çünkü onun için planlanarak sunulmuş her ses öyle ya da böyle bir kısıtlamayı da beraberinde getiriyordu. 4’33 onun için ve anlayanlar için kısıtlanmışlıktan özgürlüğe geçiş anıydı.

Aslında müzikte sessizlik Cage’den çok öncesine dayanıyordu. Tarihte Cage’in yanı sıra ses, renk veya biçim ne olursa olsun, ‘’yokluğuyla’’ bilinen birçok başka çalışma örneği de vardı. 24 Şubat 1607’de Mantua dük sarayında ilk kez icra edilen İtalyan besteci Claudio Monteverdi’nin L’orfeo operasında alegorik karakter La Musica seyirciye seslenerek; ‘’ben şarkılarımı kâh neşeli, kâh hüzünlü söylerken, ağaçların arasında tek bir küçük kuş kımıldamasın, bu kıyılarda gürültülü bir dalga duyulmasın’’ diyor ve cümle bittikten sonra –bunu onaylarcasına- müzik duruyor. Müziği bu noktada kendi duygularını dahi ezip geçen bir ses olarak değerlendirdiği net olarak anlaşılıyor. Ek olarak Beethoven’ın Dokuzuncu Senfoni’si ve Mahler’in Birinci Senfoni’si de sessizliğin içinden geliyormuşçasına yavaş yavaş yükselerek başlar.

Anton Webern’in atonal minyatürlerinde sesten çok sessizlik vardır ve bu yüzden de ona ‘’sessizliğin maestrosu’’ denir. Adorno, Webern hakkında şunları yazmıştır;

’Webern’in bestelerini icra edenler, bu kaliteyi gerçekten takdir edebilecek kapasitededir. Onun müziğine, diğerleri gibi açık bir zihinle yaklaşır ve onu bu şekilde öğrenirseniz, irkilirsiniz’’

Modern müzikten ve modern müzikteki sessizlikten çok önce de sessizliğin müzik aracılığıyla bir ifade biçimi olarak gösterilmeye çalışılması 2.000 yıllık Japon dotakularında da görülüyor. Herhangi bir işlevi olmayan ve sadece görsel olarak çana benzeyen bu işlevsiz çanların toprağa gömülü olması bir ritüeli işaret ediyor. Yapılma amacı hâlâ araştırılan ve hakkında kesin karara varılamayan bu çanların toprağa gömülü olmasının çanların yeraltından çalamayacağını ve müzik üretemeyen bir müzik aleti görünümüne sahip olmasının da sessizliğin yorumu olduğu bağımsız olarak ifade ediliyor.


Müzikte sessizlik üzerine caz müzisyeni Louis Armstrong önemli notaların hiç basmadıkları notalar olduğunu söylemişti. Besteci Claude Debussy(bu ifade Mozart’a ve Mahler’e de atfedilir) müziğin notalarda değil, notalar arasındaki boşluklarda olduğuna inanıyordu. Orkestra şefi Teodor Currentzis gerçek müziğin siyah notalar arasındaki beyaz boşluk içinde saklı olduğuna inandığını defalarca vurguladı. 

1963’te fizikçiler Ano Penzias ve Robert Wilson bir antenle uydu iletişimini incelerken, sürekli olarak garip mikrodalga sesleri aldılar. Kaynağını belirleyemedikleri sinyal her yönden geliyordu. 1978’de Penzias ve Wilson, ‘’mikrodalga arka plan radyasyonunu keşfettikleri için’’ Nobel Ödülü’nü aldılar. Bu, ‘’Big Bang’den kalan gürültü’’ olarak adlandırıldı. Evren yok olduğunda, bu ses de yok olacak. O zaman tam bir sessizlik başlayacak. Bunu sanatla yansıtmamız ise zor.


 


 


 


 








Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Baudelaire: ''Faydalı bir insan olmak bana korkunç gelmiştir''

Paris’te bir üniversite öğrencisi uykusuzluk şikâyetiyle doktora gitti. Doktor ona ne kadar zamandır bu şikâyetinin olduğunu sordu. Öğrenci düşündü ve hiçbir yanıt bulamadı. Uykusuzluktan yakınıyordu ancak ne zamandır bu sorun başına musallat olmuştu kestiremiyordu. Doktorla karşılıklı laf lafı açtı ve en sonunda şöyle bir cümle kurdu öğrenci; ‘’kitap okumayı seviyorum, bazı kitaplardaki cümleler sırtımı okşuyor, beni huzura davet ediyor. Ama ben nedense bu huzurdan hoşlanmıyorum. Sizce neden hoşlanmıyorum? Oysa onlara çok büyük saygı duyuyor ve seviyorum. Puşkin’e saygım sonsuz ve büyük. Fakat ben onu okurken saygı duyuyor, Baudelaire okurken ise kendimi buluyorum’’  Sahi biri neden Baudelaire okurken kendini bulur? Ya da şöyle sormak gerek belki, ‘’Faydalı bir insan olmak bana her zaman korkunç gelmiştir’’ diyen birisinde insan neden kendini bulur? Çünkü hastadır da ondan mı diyeceksiniz? Peki böyle birinde modern tıp herhangi bir patoloji izlemiyorsa ne olacak? Muhtemelen modern...

Edgar Allan Poe'nun Henry Wadsworth Longfellow ile Tek Taraflı Savaşı Üzerine

  3 Mayıs 1841’de, Philadelphia merkezli Graham’s Magazine ’in otuz iki yaşındaki editörü Edgar Allan Poe, Harvard Üniversitesi’nde Modern diller profesörü olan Henry Wadsworth Longfellow’a bir davet mektubu yazdı. Poe’dan iki yaş büyük olan Longfellow akademide bir yer edinmiş ve şair olarak ün kazanmıştı. Hırslı -fakat kendisini henüz yeteri kadar güçlü hissetmeyen Poe ise edebi ün kazanmayı, kendisini editör ve edebiyat gündemini belirleyen kişi  olarak yükseltmeyi umuyordu. Modern diller profesörünü davetiyle etkileyebilmek için mektubuna bilinçli olarak Fransızca ifadeler serpiştirdi ve ona iltifatlar yağdırdı: ‘’Sevgili Beyefendi Bu şehirde yayımlanan ve editörlüğünü benim yaptığım aylık bir dergi olan Graham’s Magazine’in sahibi Bay George R. Graham,   sizin derginin sayfalarını onurlandırmanızı rica ediyor. Sizin tarafınızdan bilinir olduğumu düşünmek için hiçbir nedenim yok; fakat bu davette bulunulacaktı ve bunu ben yapıyorum. Sizden her ay şiir ya da düzy...

Celladı İlahlaştıran Kurbanlar

  Platon’dan Max Weber’e Platon tiranlık sorununu ele ala ilk ve en etkili düşünürlerden biridir. MÖ 380 civarında yazdığı Devlet adlı diyalogunda, demokrasilerin tiranlık biçiminde başarısız olmaya mahkum olduğunu savunur. Platon hiçbir zaman demokrasi taraftarı olmamıştır. Muhtemelen bunun nedeni, hocası Sokrates’i ölüme mahkum eden Atina demokrasisiydi. Platon, demokratik yönetim biçimlerinin ahlaksız ve eğitimsiz bir nüfus ürettiğine ve bu nüfusun kitlelerin arzularını tatmin etmekte usta olan sözle aldatma ve ikna etme yetenekleriyle donanmış politikacılar için kolay bir av haline hâline geldiğine inanıyordu. Aynı zamanda Platon, ‘’Devlet’’ ile aynı dönemde yazdığı ‘’Gorgias’’ diyalogunda, bu tür politikacıların kamu yararını artırmak yerine sağlıksız vaatlerle kitleleri baştan çıkardığını söyler. Platon şöyle der: ‘ ’Bir aşçı ve bir hekim, kim hangi besinlerin daha yararlı, hangisinin daha zararlı olduğunu biliyor diye bir tartışmaya girişseler ve bu tartışmanın sonucuna ...